Pusula’da Bugün: “Avrupa’nın Asıl Derdi”

Soru: İngiliz, Fransız ve Alman emeklileri arasındaki fark nedir?Yanıt: İngiliz sabah kahvaltısında gazetesini okur, sonra golf kulübüne gider. Fransız kahvaltıda bir kadeh şarabını içer, sonra kitabını okur. Alman ise tansiyon hapını içer ve işe gider…

Almanların iş konusundaki hassasiyetleri herkes tarafından bilinir.“Alman disiplini” lafını da biliriz, ama gelin buna bir de sayılar üzerinden bakalım: Bir araştırmaya göre, Almanların %20’si, mesai saatleri içindeki yasal dinlenme sürelerinde dahi çalışmayı tercih ediyorlar. %10’u hiç bir zaman ara vermiyor. %20’si ise hakkından daha kısa bir süre dinlenmeyi yeterli görüyor. Bu kişilere neden böyle davrandıkları sorulduğunda %55’i “çok işim var, yetişemiyorum” derken, %36’sı ise “ara vererek meslektaşlarının iş yükünü artırmak istemediklerini” söylemişler. İşin tuhaf yanı, haftalık çalışma saati olarak baktığınızda Almanlar kesinlikle liste başı değiller. Hatta Almanya Avrupa’nın en az çalışan ülkelerinden biri olarak Yunanistan’ın dahi altında kalıyor (Bazen algı her şeydir).

Almanlar açısından asıl mesele çok çalışmak değil, etkin çalışmak. Uzun süre böyle bir kültürde yaşarsanız, ekonominiz de bu yönde şekillenir.Fakat gün gelir ve ülkeniz diğer ülkelerle ortak olacağı bir birliğe dahil olursa, işin rengi değişir. Sizin işinize gelen şeyler, gün olur diğerlerini batırır. Avrupa’da bir kez daha gündeme gelen “Yunanistan bu kez batacak mı” tartışmalarına da bu gözle bakalım. Acaba Yunanistan’ın sorunları sadece Yunanistan kaynaklı mı? Bildiğini okuyan, kimseye kulak asmayan, mahallenin ağır abisinin de bu işle bir ilgisi olabilir mi?

Almanya, Çin ve Japonya Cari Dengeleri (MLR USD)

Almanya’nın herkesin bildiği, yine de dile getirmek istemediği bir derdi var: Almanya dünyayı sömürüyor! Son gelen cari denge rakamı, Almanya açısından tarihi bir dış ticaret fazla demek. O kadar ki, kendinden 3 kat daha büyük bir ekonomiye sahip Çin’in üzerinde bir cari fazladan bahsediyoruz (Yandaki grafik, kaynak: Bloomberg). Almanlar bu durumdan memnun olabilirler, ama olmamalılar. Çünkü bugün Avrupa’da Almanya’ya duyulan bir öfke varsa, arka planda yatan ana ekonomik neden bu…

Alman ekonomisinin yapısı, zaman içinde vatandaşlarının az tüketip, çok ürettikleri şekle bürünmüş. Bu yüzden de aynı sorundan mustarip Çin ve Japonya ile birlikte ticaret fazlası veriyor. Dünya ticareti eninde sonunda bir “zero-sum game”. Yani bir yerde ticaret fazlası varsa, bir yerlerde de ticaret açığı olmak zorunda. Aklınıza hemen Türkiye’nin yıllardır kanayan yarası olan cari açık geldi, haklısınız, ama bize gelene kadar İngiltere, ABD ve hatta Avrupa’nın çoğu ülkesini de saymak gerek.

Bir ülkenin ticaret dengesi, dünyaya sattığı mal ve hizmetler ile yurtiçine ithal edilen mal ve hizmetlerin farkını gösterir. Teoriye göre, bir ülke hangi mal ya da hizmette uzmansa onu satıp, uzmanlığının olmadığı kalemi satın alır. Tasarruflar ise yurtiçinde değerlendirilir. Artan verimlilik, teknolojik ilerlemeler ya da bir şekilde ekonomisinde tahribat olmuş ülkelerle yapılan ticaret neticesinde ticaret fazlası görülebilir, ancak zaman içinde kurlar, ücretler ve fiyatlar bu duruma uyum sağladıkça dengeye dönülür.

Pratikte ise dış ticaret fazlasını sürdürmek mümkün. Örneğin bireysel vergileri yüksek tutup, şirketlere daha düşük bir vergi uygularsanız, yurtiçi üretimi teşvik etmiş olursunuz. Ya da paranızı devalüe ederek, aynı ürünü üreten ülkelere göre daha rekabetçi olursunuz. Hiç biri olmadı, belli sektörlere maliyet avantajı yaratacak çeşitli teşvikler uygularsınız. Bu durumda dış ticaret fazlası verirsiniz, ama bir yandan bir başka ülke bu kez açık vermeye başlar. Çünkü diğer ülkenin, sizin ürettiğiniz maliyetle aynı malı üretmesine imkan yoktur. Bu yüzden açık veren ülkede o sektör daralır, istihdam azalır. Ticaret fazlası veren politikalarınızda ısrar ederseniz, diğer ülkedeki alım gücü zamanla düşer, malınıza olan talep azalır, bir zaman sonra sizin ekonominiz de daha yavaş büyümeye başlar.

Almanya’nın sürekli artan cari fazlası küresel ekonomi açısından da bir tehdit. 2016 sonu itibarı ile cari fazlanın milli gelire oranı %8’e ulaştı. Bu gereksiz yüksek rakamın arkasında yatan nedenlerden biri Euro. 2008’de 1,60’ları gören EURUSD paritesinin 1,00’e doğru gerilemesi, bir nevi devalüasyon etkisi yarattı. Ancak asıl sorun Almanya’nın mali politikalarında. Alman Maliye Bakanı Schauble’nin “sıfır bütçe açığı” takıntısı bir devlet politikası haline geldi. Ta II. Dünya Savaşı öncesinden kalan enflasyon korkusu da devletin genlerine işlemiş. Bütün bunlar bir araya gelince, hem iç talep hem de fiyatlar baskı altında kalarak, Almanya’nın dış ticarette daha rekabetçi olmasına ve yıllardır sürekli artan bir ticaret fazlası vermesine yol açtı.

Şimdi kendinizi İngiltere’nin yerine koyun. Para biriminiz hala size ait, bu yönden avantajlısınız, ama Almanya’nın mali politikaları ile rekabet edemiyorsunuz, üstelik AB yasaları da sizi desteklemiyor. Böyle bakınca ülkenin AB’den ayrılıp daha farklı politikalar izlemek istemesi daha bir anlaşılabilir. Trump’ın ve danışmanlarının geçen haftalarda sarf ettikleri “dolar aşırı değerli”, “Alman otomobillerine %35 vergi gelebilir” temalı açıklamaları da aslında bu dengesizliğin bir sonucu. Önümüzdeki dönemde Trump gözünü Almanya’ya çevirecek ve bu kimseyi şaşırtmayacak.

Almanya’nın bundan kurtulmak için bir kaç seçeneği var. İlk olarak bildiğini okuyup her şeyi olduğu gibi sürdürebilir. Bu hem AB’nin, hem de küresel ekonominin dengelerini bozmaya devam edecek ve sadece ekonomik değil bir vadede ciddi siyasi sonuçları da olacak. AB’nin dağılması, küresel ticaret savaşları ve farklı iktidar arayışlarının gündeme gelmesi gibi… Ya da Almanya geri adım atacak, AB’nin görece fakir ülkelerine daha fazla yatırım yapacak, tüm AB daha rekabetçi hale gelecek. Bir başka yol da Almanya’nın Schauble’yi devre dışı bırakıp kamu yatırımlarına hız vererek enflasyon yaratması ve rekabet gücünü kendi kendine azaltması… Son dönemde aslında gidişat biraz bu yönde. Enflasyon hafifçe artıyor, iç talepte güçlenme var, istihdam piyasası sıkılaşıyor, hatta mali politikalarda az da olsa gevşeme var. Bu ne kadar sürecek ve ne kadar işe yarayacak göreceğiz, ama şurası net ki Almanya’nın “ne istersem yaparım” tavrı artık devam edemez.

Tufan CÖMERT

Birim Müdürü - Yatırım Danışmanlığı

tcomert@garanti.com.tr

Pusula’da Bugün: "Hesap Kitap”

 19.10.2017 11:14

Yatırım yaparken en baştan belirlememiz gereken bazı şeyler vardır: Yatırımımızın hedefini, bu hedefe ulaşmak için bekleyebileceğimiz azami süreyi, beklentimiz yanlış çıkarsa da zarar durdur seviyemizin ne olacağını belirlemeliyiz. Bunlar zaman içinde güncellenebilir, ama ilke hiç değişmemeli: Hesap kitap yapmadan bir yatırıma girilmez. Hesap kitap yapmadan afaki açıklamalar yapmak da bir Hazine Bakanı’na hiç yakışmaz…

Pusula’da Bugün: "Bir Tercih Olarak “İyimserlik”"

 17.10.2017 11:17

Günlük hareketlere baktığımızda piyasalar çok hareketli, her an izlenecek bir haber, verilecek bir tepki var, değil mi? Buna biraz daha uzun bir zaman diliminde baktığımızda ise hemen hemen tüm oynaklık göstergeleri tarihi diplerine yakınlar. Bu, hem iyi, hem de korkutucu. İyi, çünkü piyasalardaki iyimserliğin dozunu gösteriyor ve buna bakarak diyebiliyoruz ki “piyasalar için olumlu görüşümüzü koruyoruz”. Kötü, çünkü biliyoruz ki herkes aynı gemideyken bir şeyler ters giderse yeterince kurtarma sandalı olmayacak. Peki ya bir tercih yapmamız gerekirse?

Pusula’da Bugün: "Acı Gerçekler"

 16.10.2017 10:48

Hayatta sevsek de sevmesek kabullenmemiz gereken bazı şeyler var. Mesela kendimizi mükemmel sanırız, ama değiliz. Kendimizi zeki, mantıklı, sonuç odaklı görmeyi çok isteriz ama gerçek bu değil. Bu yılın Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan Richard Thaler’in davranışsal ekonomi dalındaki çalışmaları bu acı gerçekleri ortaya koyuyor: Hepimiz kusurluyuz! Tüm kusurlarımıza rağmen yatırımcılar olarak son dönemde doğru yaptığımız bir şey varsa o da hisse piyasasına olan ilgimiz…