Pusula’da Bugün: Çekince

Bazı filmlerde en baştan gerçek olaylardan esinlenildiği söylenir. Geri kalan filmlerin hemen hepsinde farklı sözcüklerle olsa da temelde şu ifadeler yer alır: “Bu filmde yer alan olaylar ve kişiler kurgu eseridir, gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur, benzerlikler tesadüf eseridir”. Bunun üzerinde pek durmayız, bakar geçeriz. Ama her şeyde olduğu gibi bunun da bir çıkış noktası vardır… Ve çekinceler de bazen göründüğü gibi olmayabilir.

Bu ibarenin çıkış nedeni 1933 yılına, ve hatta daha öncesine, Çarlık Rusya’sının son hanedanına hizmet eden mistik Grigori Rasputin’e dayanır. 1916 yılında Rasputin’in hanedan üzerindeki etkisinden rahatsız olan Prens Yusupov, Rasputin’i önce zehirler, sonra da vurarak öldürür. Çar, Yusupov’u sadece sürgüne göndermekle yetinir ve böylece bilmeden ona büyük bir iyilik yapmış olur. Zira Bolşevik ihtilali sırasında tüm hanedan katledilir, Yusupov uzakta olduğu için canını kurtarır. 16 yıl sonra ABD’li film şirketi MGM, bu olayların anlatılacağı “Rasputin ve İmparatoriçe” isimli bir film çekmeye karar verir. Paris’te yaşayan ve daha önce “Rasputin’i öldüren adamın anıları” başlığıyla bir kitap yazmış olan Yusupov filmden haberdar olur, MGM’i dava eder, $125 bin tazminat kazanır. Hakim karar metninde der ki “eğer MGM bu olayların tam olarak gerçek olmadığını belirten bir çekince koysaydı, dava kendi lehine sonuçlanabilirdi”. Hollywood bu ifadeye atlar, ondan sonra da izlediğimiz her filmde artık standart olarak buna benzer çekinceleri görmeye başlarız. Tabi iş bir noktada çığırından çıkmaya başlar. Mesela Raging Bull isimli filmde boksör Jake LaMotta’nın hikayesi anlatılır. Filme bizzat LaMotta danışmanlık yapar. Filmin sonunda ne görürüz dersiniz? Bildiniz, filmin tamamen kurgudan ibaret olduğunu, isimlerin benzerlik arz edebileceğini, olayların tam olarak öyle olmayabileceğini, vs vs… Para nelere kadir vesselam…

İşin içine para girince, ki şimdi artık 125 bin dolardan değil, trilyonlarca dolardan bahsediyoruz, çekince konusu çok daha önemli bir hale geliyor. Hele attığınız her adım, ettiğiniz her laf piyasalarda çok ciddi dalgalanmalara yol açacaksa, o zaman çok daha dikkatli olmanız gerekir. Finans tarihi gereğinden fazla ve iddialı konuşup, bu lafların altında kalan merkez bankası başkanları ile dolu. O yüzden artık merkez bankaları daha yanardöner ifadeler kullanarak, piyasaları istedikleri yöne sevk etmeye uğraşıyorlar. Bu bazen işe yarıyor, bazen de tam tersi olabiliyor.

Fed’in iletişim politikası hakikaten takdire şayan. Bu o kadar bariz ki, yatırımcılar zaman zaman ciddi görüş farklılıkları olsa dahi, Yellen’ın ağzının içine bakmaktan hiç vazgeçmiyorlar. Dünya finansal sisteminin baş aktörü olan Fed konuştuğunda sadece ne söylendiğini dinlemekten öte, acaba başka mesajlar da var mı diye de incelemek, tartışmak gerekir. Bu nedenle, eğer çok net bir mesaj piyasaların gözüne gözüne sokularak verilmiyorsa, ilk tepkileri ciddiye almayız. Cuma günü de böyle oldu. Yellen’ın konuşması üstünkörü dinlendiğinde her zamanki söylemin tekrarı gibi görünüyor: Verilere bağlı bir faiz artışı olacak, Fed sabırlı davranacak, gerekirse kullanılabilecek daha çok alet edevat var… Fakat Yellen bir de önemli mesajı sıkıştırmış konuşmasına. Burada deniyor ki “faiz artırımı için argümanlar son aylarda güçlendi”. Sayın Yellen’a pek katılmıyorum, ancak bu konuşmanın ardından Fed’in şahin üyelerinden Fischer’ın da “Eylül’de faiz artırımı iyidir” temalı bir açıklama yapması, Yellen’ı da yeniden şahin kanada itmiş gibi görünüyor.

Şimdi konuşmada seçilen sözcüklere daha dikkatli bakma zamanı geldi: Yellen genel olarak ekonominin gidişatından memnun ama, Fischer’ın aksine hemen faiz artırmalıyız anlamına gelecek hiç bir ifade kullanmamış. O zaman bu açıklamayı nasıl okumalıyız? Aynı geçen yıl Aralık ayı öncesinde olduğu gibi belki: “Piyasalar bu saadet zinciri sonsuza kadar sürecek gibi fiyatlama yapıyor, arada sembolik de olsa bir faiz artırımı yapayım da beni ciddiye alın”. Neticede geçen yıl 16 Aralık’ta faiz artırımı geldi de ne oldu? S&P500 endeksi o günden bu yana yaklaşık %5 artarak rekor seviyesine çıktı, zira dünyada bu kadar bol likidite ve parasal desteksiz ayakta duramayacak ekonomiler varken, mesele Fed’in faiz artırımı ile tanımlanamayacak denli karmaşık. Örneğin yine Jackson Hole toplantısında BoJ Başkanı Kuroda, gerekirse ek parasal teşvikler uygulamaktan kaçınmayacaklarını belirtti. 8 Eylül’de de ECB Başkanı Draghi’nin mevcut tahvil alım programının uzatıldığını, ufak teknik ayarlamalar yapıldığını açıklaması bekleniyor. Bu durumda şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: Dünyada getiri arayışı Fed faiz artırsa da artırmasa da sürecek. Fed’in yılda bir kez 25 bps faiz artırımına gitmesi bu nedenle yine anlamsız, yine anlamsız.

Peki, Fed’e göre faiz ne olmalı? Yellen’ın konuşmasının dipnotlarında ünlü Taylor Kuralı’nın az farklı bir versiyonu yer alıyor. Aşağıda göreceğiniz formülde yer alan değişkenler nötr faiz oranı (ekonomide ne enflasyon yaratacak ne de büyümeyi baskılayacak olan faiz seviyesi), çekirdek PCE’nin 4 çeyreklik hareketli ortalaması, Fed enflasyon hedefi (%2), şu anki işsizlik oranı ve uzun vadeli normal işsizlik oranı. Krizin en derin zamanında bu formül Fed faizinin, sıkı durun, eksi %9 olması gerektiğini söylüyordu. Formül, o dönemde faizin sıfıra çekilmesi ve ardından QE paketlerinin bir bir açıklanmasını da bu şekilde haklı çıkarabilir. Şu anki verilerle bakıldığında ise olması gereken faiz %0.54. Bu, tek bir faiz artırımının dahi ziyadesiyle yetmesi demek.

O zaman bir de piyasa gözüyle bakalım: Eğer Fed tek bir faiz artırımı ile yetinecek sonra bir şey yapmayacaksa, fiyatlama anlamında çok uzun uzadıya düşünmemize de gerek yok. Tepkiler aynı Aralık 2015’in tekrarı gibi olacaktır: Dalgalanan piyasalar, birkaç gün sonra diğer konulara odaklanma, sonrasında faiz artırımının hoş bir anı olarak geçmişte kalması ve piyasalara bir kez daha fon hareketlerinin yön vermesi.

Bu noktada Türkiye ne olacak diye bakalım hemen. Son dönemde GOÜ piyasalarına fon girişlerinin hız kesmeden sürdüğünü sık sık paylaşıyoruz. Türkiye Mayıs ayından bu yana çeşitli içsel sorunları nedeniyle bu akımlardan payını yeterince alamadığı gibi 15 Temmuz’u takip eden iki hafta içinde çıkışlar da gördük. Şimdi piyasaların normale dönmesi ile yabancı yatırımcı girişleri de yine başladı, ama hala istediğimiz ölçüde değil. Bu noktada bazı yabancı kurumların özellikle TL’yi zincirin zayıf halkası olarak gördüklerini paylaşayım. Büyüme cephesinde verilmeye başlanan destekler ile yeniden artması muhtemel cari açık ve TCMB’nin faiz indirim süreci, TL açısından gerçekten de çok umut vaat etmiyor. Bunlara siyasi ve jeopolitik gelişmeler ile not indirim kaygıları da eklenebilir. Ancak bütün bunlara biz TL’de mutlaka değer kaybı yaratacak etkenler diye bakmıyoruz. Tersine fon akımlarının devamında TL’deki değer kazancını sınırlayacak, iyimserlikten payını almasını engelleyecek etkenler olarak bakmak daha doğru bile olabilir.

Elbette bu hafta açıklanacak ABD verilerini de bir görelim derim.Enflasyon ve istihdam artışı beklentilerden zayıf kalırsa, bu kez Fed yetkilerinden “aslında biz tam olarak öyle demek istememiştik” temalı açıklamaları gelebilir. O çekinceler zaten böyle durumlar için var!

Güzel bir hafta geçirmeniz dileğiyle…

Tufan Cömert

Tufan CÖMERT

Araştırma Direktörü

tcomert@garanti.com.tr

Pusula’da Bugün: "İnat"

 23.06.2017 12:14

Pusula’da Bugün: "Petrol-Piyasa İlişkisi"

 21.06.2017 11:10

Piyasalarda her şey gayet güzel giderken dün petrol fiyatındaki düşüşün hızlanması işleri bozdu. Petrol üreten ülkelerde de, petrol ithalatına bağımlı olan ülkelerde de eş zamanlı satışlar gördük. Dolar güçlendi, ABD tahvil faizleri de artan taleple gerilediler. Petrol fiyatının düşmesinin bazı nedenleri var elbette (OPEC üretim kısıntısının etkinliği konusundaki kaygılar, ABD’de kaya petrolü üretimi sonrasında artan petrol stokları gibi), ama bunların üzerinde durmayacağız. Bizi ilgilendiren bu eğilimin devamının piyasalarda ne gibi etkilere yol açacağı…